gömülüyor zaman toprağa kör bir solucan gibi,
ardımı ve kalanlarımı bırakıyorum, eğilip göğüs uçlarımı
emridiriyorum yüzünün en mastürbasyon yanına...
yüzün ün.
çiy peygamberiyse yağmur allahıdır gökyüzünün!
bunu bir gökgürültüsü gibi emanet ederek saçlarının
en çıkmaz yollarına...
öylece s*ktirip gidiyorum!..
Rahman Yıldız
Derimin üzerinde kabuk tutmuş bir yarayı deşer gibi
Deldim gökyüzünün masum yüzünü.
Umurumda bile değildi
Güneşin mor gözleriyle doğurduğum her bebeği acımadan katledeceği.
Çünkü, derin avuçlarım yoktu benim ki
Karaya vuran zamanı hayata döndürebileyim.
Çünkü, bilinçsizce geçtiğim her kırmızı ışıkta
Bir çocuğun ağlamasına sebeb olabilirdim.
Ölebilirim şu an
Yada upuzun saçlarımda düğümlenmiş ödeyemediğim her dakika için
Bir uzvumu ateşe verebilirim.
Aşamadığım için dibinde ağladığım duvarları yıktığım gibi
Gözlerine sarıldım her seferinde.
Acımadan erittin sen dünyanın ellerini,
Kaburgalarıma bir tsunami gibi çarptın !
Bedenimden öteye gidebilmem için pasaportum da yoktu üstelik.
Şimdi kapanması imkansız gibi görünen her çukura
Senden bir parça ekleyip öyle atıyorum toprakları.
Ellerimle büyütüyorum seni,
Ellerimle gömüyorum !
Kara yolları sulamıştım bitmesinin ardından,
Bir gecelik ömrü olan kavimler kurmuştum.
Sahra kadar sustum gidişinin ardından
Cennet kadar övgü doluydum.
Kirpiklerimin ardında saklanan toz bulutu gibiydi dünya.
Bir nefeste yıkabilirdin üzerime istesen.
Tek bir an yeterdi.
Bir kez üflesen,
Omurlarımı kırabilirdin.
Bu sabah yine uyanırken küflenmiş bedenimde
Verebileceğim tek şey
Tanrı’dan sakladığım düşlerim olur.
Hadi tırnaklarınla kazı şimdi ellerimi
Damarlarımda dünyanın sonu gizli !
İlknur Er
26 Şubat 2009 Perşembe
24 Şubat 2009 Salı
Hayatın organ nakli için jazz’a bağışladığı rahmi gibi
Döl izleriyle lekelenmişti şevkat!...
Ve biz daima yasak enstürimentallerle ölümüne sevişir,
Hayatta kalma pahasına deli gibi savaşırdık.
Rahman Yıldız
Ah birkaç damla,
Birkaç damla, susuşuna muhtaç bir çığlığa gebe adın.
Ellerinde kirlettin bir türlü doğuramadığın bedenimi.
Ben, hiç bu kadar kirlenmemiştim ellerinde.
Ölümüme sebepsin işte.
Etinle, kemiğinle, kasıklarınla, adınla…
Sana ait ne varsa hepsiyle.
Hayatın kopmuş damarından sızan bir kandamlasıydık seninle.
Kırmızı olmamız gerekirdi oysa değil mi ?
Hayat vermeliydik güvercinlere.
Birileri,
Muhtaç olmalıydı bize XL gelen bedenlerimize.
Ah biz neden muhtaç olamadık birbirimize ?
Bir falcıya verdim geçen gece avuçlarımı,
İlk kez bu kadar acıttı çizgileri çizerken.
Ben, ilk kez, buz gibi ağladım seni düşünürken.
Oysa sen, kanıma karışmalıydın,
Damarlarıma dolmalıydın.
Dolup uyuşturmalıydın tırnaklarımı.
Hücrelerime kadar sarhoş edip,
Allah’ına kadar dağıtmalıydın üstümü başımı.
Yavaşça çekmeliydin sonra şevkate bulanmış ellerini bedenimden.
Sen,
Sen ellerinle kirlettin,
Ellerinle kirlettin rahmimde saklanan o sübyan çocuğu.
Salya sümük ağlattın !
Ölmek yasak bu gece.
Ölmek, hayatın en kahpe kaldırımıyla yapılan bir savaşta
Beyaz bayrak çektiğini haykırmak martılara.
Kaç gece seviştik biz?
Kaç gece savaştık paha birçilememiş bir hayat uğruna ?
Kaç kez gidilmesi yasak bir operada
Dünyanın hıçkırıklarını dinledik seninle ?
Sus !
Gece zaten soğuk.
Dudağımın kenarından süzülen birkaç damla kanı da
Kursağımda bırakma.
Şimdi git sustur o çocuğu.
Uyuyamıyorum !
Güldüğünü gördüğümde, sanırım savaş bitmiş olacak.
Dünya,
Şşş… şimdi uyku vakti.
İlknur Er
Döl izleriyle lekelenmişti şevkat!...
Ve biz daima yasak enstürimentallerle ölümüne sevişir,
Hayatta kalma pahasına deli gibi savaşırdık.
Rahman Yıldız
Ah birkaç damla,
Birkaç damla, susuşuna muhtaç bir çığlığa gebe adın.
Ellerinde kirlettin bir türlü doğuramadığın bedenimi.
Ben, hiç bu kadar kirlenmemiştim ellerinde.
Ölümüme sebepsin işte.
Etinle, kemiğinle, kasıklarınla, adınla…
Sana ait ne varsa hepsiyle.
Hayatın kopmuş damarından sızan bir kandamlasıydık seninle.
Kırmızı olmamız gerekirdi oysa değil mi ?
Hayat vermeliydik güvercinlere.
Birileri,
Muhtaç olmalıydı bize XL gelen bedenlerimize.
Ah biz neden muhtaç olamadık birbirimize ?
Bir falcıya verdim geçen gece avuçlarımı,
İlk kez bu kadar acıttı çizgileri çizerken.
Ben, ilk kez, buz gibi ağladım seni düşünürken.
Oysa sen, kanıma karışmalıydın,
Damarlarıma dolmalıydın.
Dolup uyuşturmalıydın tırnaklarımı.
Hücrelerime kadar sarhoş edip,
Allah’ına kadar dağıtmalıydın üstümü başımı.
Yavaşça çekmeliydin sonra şevkate bulanmış ellerini bedenimden.
Sen,
Sen ellerinle kirlettin,
Ellerinle kirlettin rahmimde saklanan o sübyan çocuğu.
Salya sümük ağlattın !
Ölmek yasak bu gece.
Ölmek, hayatın en kahpe kaldırımıyla yapılan bir savaşta
Beyaz bayrak çektiğini haykırmak martılara.
Kaç gece seviştik biz?
Kaç gece savaştık paha birçilememiş bir hayat uğruna ?
Kaç kez gidilmesi yasak bir operada
Dünyanın hıçkırıklarını dinledik seninle ?
Sus !
Gece zaten soğuk.
Dudağımın kenarından süzülen birkaç damla kanı da
Kursağımda bırakma.
Şimdi git sustur o çocuğu.
Uyuyamıyorum !
Güldüğünü gördüğümde, sanırım savaş bitmiş olacak.
Dünya,
Şşş… şimdi uyku vakti.
İlknur Er
Bit'Sen
Adını her anışımda,
beynimde ne denli travmalar yarattığının farkında mısın ?
Dudaklarım kanıyor,
Avuçlarım her zamankinden daha derin çukurlara ev sahibi bu gece.
Saçlarımdan süzülen birkaç damla sen sadece
Bütün bedenimi sırıl sıklam yapan.
Nereden başlamalıyız cevaplamaya bilmiyorum.
Hangi zamir taşır ki zaten bizi ?
Hangi cümlenin içinde yan yana durabiliriz ki ?
Dilsiz kesilmiş buz gibi bir gece,
Ameliyat masasında bırakılmış kimliksiz bir beden,
Kalabalık bir uğultu...
Susmalıydık !
Şşş...
Söyle,
Kaç kez ölmeliyim bu gece?
Kaç kez dönüp en başa, affetmeliyim seni ?
Daha kaç kez gözlerimi çıkarıp yuvalarından ellerine vermeliyim ?
Söyle !
Şimdi,
Yeni doğmuş bir serçe kadar aciz bedenim.
Çoktan ölmüş de
Bir türlü kabullenemiyor.
İlknur Er
beynimde ne denli travmalar yarattığının farkında mısın ?
Dudaklarım kanıyor,
Avuçlarım her zamankinden daha derin çukurlara ev sahibi bu gece.
Saçlarımdan süzülen birkaç damla sen sadece
Bütün bedenimi sırıl sıklam yapan.
Nereden başlamalıyız cevaplamaya bilmiyorum.
Hangi zamir taşır ki zaten bizi ?
Hangi cümlenin içinde yan yana durabiliriz ki ?
Dilsiz kesilmiş buz gibi bir gece,
Ameliyat masasında bırakılmış kimliksiz bir beden,
Kalabalık bir uğultu...
Susmalıydık !
Şşş...
Söyle,
Kaç kez ölmeliyim bu gece?
Kaç kez dönüp en başa, affetmeliyim seni ?
Daha kaç kez gözlerimi çıkarıp yuvalarından ellerine vermeliyim ?
Söyle !
Şimdi,
Yeni doğmuş bir serçe kadar aciz bedenim.
Çoktan ölmüş de
Bir türlü kabullenemiyor.
İlknur Er
soyut
Ellerinden tut bu gece rüyalarımın,
Yollarını bulamayacak kadar sarhoşlar!
Bu gece kaç şişe devirdim bilmiyorum.
Seni sevmek anayasaya aykırıydı benim ülkemde.
Tuhaf bir şeydik biz.
Varla yok arası bir sahnenin,
Başrolleri tutuşturulmuştu elimize.
Oysa…
Bilmiyorlardı işte!
Ah sokaklarına bir türlü kendimi alıştıramadığım şehir,
Her gece içimde koca bir boşluk yaratmaktan hala bıkmadın mı sen?
Avuçlarıma bıraktın tüm günahlarımı,
Avuçlarımı yaktın.
Sonra yavaşça sokuldun kasıklarıma
Bir tsunami kadar şiddetliydin!
Yıktın.
Gittin sonra.
Eylül’ün dördüncü gecesi
Kanayan bileklerimle yazmıştım oysa pencere “gitme…” diye
“gitme!”
Susadım kanatlarına bu gece!
Bir sussam, ansiklopedilerce seni anlatırım.
Bir dokunsam tenine, intiharın eşiğine gelir Ankara.
Ağlar gülüşlerin.
Bir kez baksan yüzüme
Ben diye bir şey kalmaz, ben kalmam ellerinde.
Ellerin…
Sahi senin ellerin var mıydı sevgilim?
Hep “git” dediler
“Git”
Oysa
Oysa bilmiyorlardı
Gidebilmek için
Önce gelinmesi gerektiğini.
İlknur Er
Yollarını bulamayacak kadar sarhoşlar!
Bu gece kaç şişe devirdim bilmiyorum.
Seni sevmek anayasaya aykırıydı benim ülkemde.
Tuhaf bir şeydik biz.
Varla yok arası bir sahnenin,
Başrolleri tutuşturulmuştu elimize.
Oysa…
Bilmiyorlardı işte!
Ah sokaklarına bir türlü kendimi alıştıramadığım şehir,
Her gece içimde koca bir boşluk yaratmaktan hala bıkmadın mı sen?
Avuçlarıma bıraktın tüm günahlarımı,
Avuçlarımı yaktın.
Sonra yavaşça sokuldun kasıklarıma
Bir tsunami kadar şiddetliydin!
Yıktın.
Gittin sonra.
Eylül’ün dördüncü gecesi
Kanayan bileklerimle yazmıştım oysa pencere “gitme…” diye
“gitme!”
Susadım kanatlarına bu gece!
Bir sussam, ansiklopedilerce seni anlatırım.
Bir dokunsam tenine, intiharın eşiğine gelir Ankara.
Ağlar gülüşlerin.
Bir kez baksan yüzüme
Ben diye bir şey kalmaz, ben kalmam ellerinde.
Ellerin…
Sahi senin ellerin var mıydı sevgilim?
Hep “git” dediler
“Git”
Oysa
Oysa bilmiyorlardı
Gidebilmek için
Önce gelinmesi gerektiğini.
İlknur Er
İ...F...
Hangi suçun hükmünü giymiştik biz ?
Hiçbir masal bize ait olamamıştı.
Biz, hiçbir masalı mutlu sonla bitirememiştik.
Peki ya bizim sonumuz...
Bizim sonumuzu güvercinlere mi attılar yem diye ?
Neden hep yok saydılar camdan yaptığımız kalelerimizi ?
Onlar gerçek değil miydi ?
Ah... daha ilk dalgada parçaladılar ellerimizi.
Ellerimiz,
Ellerim,
Ellerin...
Buz gibi şimdi !
Bir serçenin kanat çırpışıydı ellerin,
Çaresiz bir hastanın tek ilacı.
Sen Ankara'ydın
Ankara ellerine muhtaçtı.
Ellerin hayattı
Ama tutamadın beni, düşüverdim.
Ellerim kırıldı !
Sürekli muhakemeye maruz bırakılmıştık.
Sen büyüktün hep,
Bense küçüklüğümden kalmıştım.
Aynı anı farklı zamanlarda yaşayan,
Sislerle kaplı bir hayata mahkum edilmiştik.
Gittin,
Ağladı Ankara,
Öldü İstanbul !
Sayısız cinayete ev sahipliği yaptı adım.
Yıldızları çaldım geceden tek tek.
Gece ağladı, ben sustum.
Adını dudaklarıma kazımıştım.
Sıcaktı, fazla kırmızı.
Dudaklarım çatladı.
Gittin,
Çok geçmedi saçlarıma dolandı ayak izlerin.
Saçlarım öldü,
Ben öldüm !
Bir kibrit çak / yak canımı / küllerim bile kalmasın !
İlknur Er
Hiçbir masal bize ait olamamıştı.
Biz, hiçbir masalı mutlu sonla bitirememiştik.
Peki ya bizim sonumuz...
Bizim sonumuzu güvercinlere mi attılar yem diye ?
Neden hep yok saydılar camdan yaptığımız kalelerimizi ?
Onlar gerçek değil miydi ?
Ah... daha ilk dalgada parçaladılar ellerimizi.
Ellerimiz,
Ellerim,
Ellerin...
Buz gibi şimdi !
Bir serçenin kanat çırpışıydı ellerin,
Çaresiz bir hastanın tek ilacı.
Sen Ankara'ydın
Ankara ellerine muhtaçtı.
Ellerin hayattı
Ama tutamadın beni, düşüverdim.
Ellerim kırıldı !
Sürekli muhakemeye maruz bırakılmıştık.
Sen büyüktün hep,
Bense küçüklüğümden kalmıştım.
Aynı anı farklı zamanlarda yaşayan,
Sislerle kaplı bir hayata mahkum edilmiştik.
Gittin,
Ağladı Ankara,
Öldü İstanbul !
Sayısız cinayete ev sahipliği yaptı adım.
Yıldızları çaldım geceden tek tek.
Gece ağladı, ben sustum.
Adını dudaklarıma kazımıştım.
Sıcaktı, fazla kırmızı.
Dudaklarım çatladı.
Gittin,
Çok geçmedi saçlarıma dolandı ayak izlerin.
Saçlarım öldü,
Ben öldüm !
Bir kibrit çak / yak canımı / küllerim bile kalmasın !
İlknur Er
sadece...
Başı olmayan bir başlangıcın,
Kesilmiş bir damarıyım kanınla hayat bulan !
Biliyordum,
Adını ağzıma alıp dudaklarımın arasından her geçirişimde
Ölümcül bir hastalık gibi
Tüm bedenimi sardığını,
Her dakika kutuplarda bir buzul daha erirken,
Aslında gözlerinin tüm dünyayı donduracak derece de katılaştığını,
Bir gün,
Belki de sırf sana inat olsun diye
Ölümüne sebep olduğum onlarca güvercin için ağlayacağımı,
Biliyordum.
Baştan aşağı soğuk duşa maruz kalmış düşlerimizin
Bir trafik kazası sonucu aşk kaybından hayatını kaybedeceğini,
Her gece kimliği belirsiz kişilerce adımıza yazılan bir masalda öleceğimizi,
Daha döllenmemiş bir yumurta için
Kavgalar edip
Daha başlamadan biteceğimizi falan…
Hepsini biliyordum.
Sırf bu yüzden durmadan sövdüğüm o günleri de biliyorum ben.
Hiçbir şeyi saklamak zorunda değilsin.
Git !
Sadece git !
Dağılmış, ser sefil bir tene temas eden
Ucu törpülenmiş bir hayattan daha fazlası gerekir yaşayabilmek için.
Senden daha fazlası gerekir anla işte.
Çok daha fazla !
Kulaklarının her çınlayışında seni konuşuyor olmamın
Binsende/birben ihtimal olduğu gibi,
365 günün 6 saate yenilmesini konuşuyordu az evvel martılar.
Üçyüzaltmışbeş güne altısaati sığdıramadığını,
Sana verdiğim bir parça umudu elinden düşürüp
Bir sokak köpeğine kaptırdığını,
Ve her gece sessizce gökyüzünün kilitlerini açıp,
Yıldızları çaldığını falan…
Her şeyi.
Sus !
Hiçbir şeyi açıklamak zorunda değilsin !
Git…
Sadece,
Git !!!
İlknur Er
Kesilmiş bir damarıyım kanınla hayat bulan !
Biliyordum,
Adını ağzıma alıp dudaklarımın arasından her geçirişimde
Ölümcül bir hastalık gibi
Tüm bedenimi sardığını,
Her dakika kutuplarda bir buzul daha erirken,
Aslında gözlerinin tüm dünyayı donduracak derece de katılaştığını,
Bir gün,
Belki de sırf sana inat olsun diye
Ölümüne sebep olduğum onlarca güvercin için ağlayacağımı,
Biliyordum.
Baştan aşağı soğuk duşa maruz kalmış düşlerimizin
Bir trafik kazası sonucu aşk kaybından hayatını kaybedeceğini,
Her gece kimliği belirsiz kişilerce adımıza yazılan bir masalda öleceğimizi,
Daha döllenmemiş bir yumurta için
Kavgalar edip
Daha başlamadan biteceğimizi falan…
Hepsini biliyordum.
Sırf bu yüzden durmadan sövdüğüm o günleri de biliyorum ben.
Hiçbir şeyi saklamak zorunda değilsin.
Git !
Sadece git !
Dağılmış, ser sefil bir tene temas eden
Ucu törpülenmiş bir hayattan daha fazlası gerekir yaşayabilmek için.
Senden daha fazlası gerekir anla işte.
Çok daha fazla !
Kulaklarının her çınlayışında seni konuşuyor olmamın
Binsende/birben ihtimal olduğu gibi,
365 günün 6 saate yenilmesini konuşuyordu az evvel martılar.
Üçyüzaltmışbeş güne altısaati sığdıramadığını,
Sana verdiğim bir parça umudu elinden düşürüp
Bir sokak köpeğine kaptırdığını,
Ve her gece sessizce gökyüzünün kilitlerini açıp,
Yıldızları çaldığını falan…
Her şeyi.
Sus !
Hiçbir şeyi açıklamak zorunda değilsin !
Git…
Sadece,
Git !!!
İlknur Er
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
